Cafe Fernando Röportajı & Sarışın Çikolatalı Tart

Match-up mag yazısı
Yemek yapmayı sevmekle, yemek yemeyi sevmenin ayrıştığını mutfağın kapısından içeri heyecanla ve birbirinden değişik fikirle adım atan kişi bilir. Mutfağın kutsallığını ve size sunabileceği sonsuz dünyasını çok iyi tanır. Renklerin, dokuların ve kokuların ahengiyle yaratmak ve her defasında aynı adla hitap edilen bir yemeği bile çok kez farklı yapabilmek bu kişilere mahsustur.

Küçükken her çocuk yemek yemeyi sever, kimi hamburgere yumulurken kimi çikolata gördü mü dayanamaz. Bazıları da daha küçük yaşında sushiyle tanışıp sıkı bir sushi sever olabiliyor. Ben küçüklüğümün büyük bölümünü Büyükada’da geçirdim. Bahar gelip okullar tatil oldu mu bizim için cennet ada günleri başlardı, sağa sola koşturur oramızı buramızı çarpar kanlar içinde eve koştururduk. İki pamuk tentürdiyot, üfle üfle sonra sokağa koşturmaya devam. Arka bahçede yapışkan yapraklı, geniş gövdeli incir ağacımızın dallarına çıkar, en yukarılara kadar tırmanır, koparıp koparıp bal tatlısı incirleri mideye indirirdik. Patlayıncaya kadar incir yedikten sonra geri kalanları torbaya atar eve götürürdük. Çam ağaçlarının dallarında artık tutunamayan kozalaklar bir bir yere düşer, içlerindeki çam fıstıklarını ayıklayıp simsiyah olmuş ellerle eve koşturur, fıstıkları ve elleri yıkadıktan sonra oturup çekirdek çıtlar gibi tek tek yerdik. Yemeğin doğasıyla iç içeydik o zamanlar, şimdiki gibi her bir şey önümüze hazır gelmezdi, annelerimizle pazara gider, meyve sebze torbalayıp evde yemek pişirmeye de yardım ederdik. Taa o zamanlardan belliymiş benim bu yemek sever halim, büyüdükçe daha çok sever olmuşum, hatta bi ara 98 kilolara kadar çıkmışım! İşte o zamanlardan bugünlere geldikten sonra bu sevgimi daha çok perçinleyen biri ile tanışma fırsatım oldu. Mutfakta harikalar yaratan biri desem abartı olmaz herhalde. Herkes onu Cafe Fernando olarak biliyor, tanıyor. Bloğuna ilk rastladığımda tüm siteyi bir solukta inceledim ve Cenk Sönmezsoy’un kendine mahsus yarattıkları ile Dünya çapında tanınmış ve ödüller almış biri olduğunu gördüm.

Cafe Fernando’yu bundan yıllar önce sırf kendisi güzel ve lezzetine doyamadığı yemekler yemek istiyor diye kurmuş. Malzemenin en kalitelisini nereden bulurum arayışından sıkılıp, en iyisi mi kendim yapayım dedikten sonra tarif edilemez lezzetleri taa ki aradığı o tadı bulana dek denemiş ve keşfettikten sonra da Cafe Fernando’ da tariflemeye başlamış.

Hem görselliğiyle hem de lezzetli tarifleriyle takipçilerine büyük haz veren bu bloğun yaratıcısı Cenk Sönmezsoy’a merak ettiklerimi sordum, biraz da kendisini tanımak istedim.. Fazla uzatmadan keyifli bir söyleşi yaptık..

Dulcey

Her yaratan kişi elbet çocukluğundan ilham alıyordur, peki sizin küçüklüğünüz nasıl? Siz de çoğu yemek tutkunu gibi mutfağın içinde mi büyüdünüz ? Anneniz yemek yaparken siz de başında durup meraklı bakışlar mı atıyordunuz ona ?

Küçüklüğümde yemek yemeye çok düşkündüm ama pişirmeye veya annem yemek yaparken onun başında durup seyretmeye hiç merakım olmadı. Ben yemek yapmaya Bilkent Üniversitesi’ni kazanıp Ankara’ya yerleştikten sonra, yurt ortamında yiyecek doğru düzgün bir şey bulamayınca, zorunluluktan başladım. Mezun olup San Francisco’ya yerleştikten sonra da yemek yapmaya ihtiyaç duymadım. Sonra İstanbul’a döndüm. Annemin yemeklerine, babamın da meyve tabaklarına kavuştum ama çok geçmeden San Francisco’da yediğim şeylerin özlemini duymaya başladım. İşte o zaman da keyif için yemek yapmaya başladım.

Bloğunuzu tam zamanlı bir iş haline dönüştürdüğünüz o dönemeç noktasında “Her şeyi bir kenara bırakıp ben bir blog yazarı olacağım” dediğinizde ki o anı biraz anlatır mısınız ? Her şey nasıl gelişti, çevrenizdekiler bu kararınıza ne tepki verdi acaba ?

Öncelikle bloğumu tam zamanlı bir iş haline hiçbir zaman dönüştürmedim. Bana göre işe dönüştürdüm diyebilmem için geçimimi bloğum aracılığıyla sağlamam lazım ya da en azından geçimime bir katkısı olması lazım. Gerçi işimi bırakırken bloğumdan para kazanmak gibi bir beklentim zaten yoktu. Gözümü karartmıştım. Herkes destekledi. Belki de şikayetlerimden bıkmışlardı. Başta annem çok endişeliydi ama bir tekne yolculuğunda denk geldiği bir okurumdan işittiklerinden sonra o da kararımın ne kadar doğru olduğunu anladı.

-Bir arkadaşınızın yemek bloğundan esinle “Cafe Fernando” yu oluşturdunuz, ve günümüzde dışarıda binlerce yemek bloğu var, fakat Cafe Fernando bunların hepsinden farklı bir blog belki de farklı bir deneyim. Sizce bunun sebebi nedir ?

Bunu, bloğumun içeriğinin özgün olmasına bağlıyorum. Kendinize özgü bir yazı dili ve fotoğraf stili geliştirmek vakit gerektiriyor. İlk yazılarıma baktığımda bunu göremiyorum, demek ki bir diğer sebep de on yıldır – son senelerde uzun aralar vermiş olsam da – blog yazmayı bırakmamış olmam.

Dulcey

-Bloğunuzda paylaştığınız hikayeler her ne kadar sanal ortamda okunsa bile, insanın içini samimi ve rahat bir hisle kaplatıyor. Ve sanki okurlarınızla sohbet edermişçesine yazıyorsunuz. Bu hikayelerinizi oluştururken etkilendiğiniz birileri ya da durumlar var mı? veya şu hikayeye bu tarif çok güzel uyar dediğiniz oluyor mu?

Şu hikayeye bu tarif çok güzel uyar dediğim hiç olmadı çünkü zaten hikayelerin başlangıç noktası tarifler. Hikayeleri ve tarifleri birbirinden bağımsız olarak hiç düşünmedim. Genelde yediklerimden ve yiyebileceklerimden ilham alıyorum.

Tarifleriniz çektiğiniz fotoğraflarla birlikte çok daha anlamlı bir hal alıyor ve tüm hikayeyi tamamlıyor bence. Bir tarife başlayıp resimlemek ve bloğunuza yerleştirmek ne kadar zamanınızı alıyor ?

Buna net bir cevap verebilmem mümkün değil. Tarifi geliştirmek için kaç gün harcadığıma bağlı. Bazen çektiğim fotoğrafları beğenmediğim için tekrar yapıp fotoğraf çekiyorum. Yazısı bazen su gibi akıyor, bazen bir haftaya yayılıyor. Genelleme yapmak gerekirse 2 hafta diyebiliriz.

-Her insanın olduğu gibi sizin de hayalleriniz vardır diye tahmin ediyorum. Acaba bloğunuzla veya yemek kültürü ve sanatı ile ilgili ilerisi için kurduğunuz hayaller var mı ?

Bu konuyla ilgili tek hayalim sadece kitap yazarak geçimimi sağlayabilmek – ki bunun Türkiye şartlarında gerçekten bir hayal olduğunu söylemem lazım.

San Francisco tutkunuzu sanırım artık bilmeyen yoktur. Son yazınızda yine bizi sokak sokak gezdiriyor, hangi mahallede ne yenir, en güzel kahve nerede içilir gibi bir çok sorunun yanıtını veriyorsunuz. San Francisco’ya olan bu özlemli bağınız acaba sadece oranın yemek kültürüne duyduğunuz hayranlıktan mı? Bu şehir ile aranızda nasıl bu kadar kuvvetli bir bağ oluşturdunuz ?

Bu sanırım benim karakterimle alakalı. Beni dünyada herhangi bir şehre bırakın, orasıyla da sıkı bir bağ oluşturacağıma eminim. Ama San Francisco zaten o kadar güzel bir şehir ki orada uzun yıllar yaşayıp bu kadar sevmemek garip olurdu.

Dulcey

Bir röportajınızda “Bana kalsa hayatım boyunca kitap yazardım” demiştiniz. Şu anda yeni bir kitap ile ilgili bir çalışma var mı peki.

Şu sıralar başka bir proje üzerinde çalıştığım için çok istesem de yakın bir zamanda yeni bir kitap üzerinde tam zamanlı çalışmaya başlamam mümkün gözükmüyor. Ama daha ilk kitabımı yayınevine teslim ettiğimde bir sonraki kitabımı düşünmeye başlamıştım. Konsepti aklımda gayet net ama ilk kitabımın konseptinin zaman içinde ne kadar değiştiğini göz önünde bulundurursam, sanırım kesin bir şey söylemek için çok erken. Aklımdaki kitabı hazırlayabilmek için kendimi eğitmem gereken birçok konu var. Bu geçiş döneminde vakit buldukça beni heyecanlandıran konularda kitaplar okuyup kendimi geliştiriyorum.

Dulcey Tart


Onun gibi, herkes gibi kendini geliştirme halinde var olabileceğimiz bu koşullarda, ben de Cafe Fernando’nun sarışın çikolata, tahin ve susamlı trüf tarifinden yola çıkarak bir tart yaptım. Yalnız tarttan önce kendisinin leziz tarifini de denemeden geçemedim ve irili ufaklı trüfleri bir bir yuvarladım.

Dulcey Trüf

Malzemeler:

Tart dolgusu için:

  • 270gr sarışın çikolata (Vahlrona Dulcey)
  • 90gr krema
  • 25gr tahin
  • 25gr tereyağı oda sıcaklığında
  • 70gr susam

Tart hamuru için:

  • 250gr tereyağı oda sıcaklığında -küp küp kesilmiş-
  • 1 orta boy yumurta
  • 200gr şeker
  • 10gr kabartma tozu
  • 1 çimdik tuz
  • 350gr un

 

Yapım Aşaması:

  1. Yağsız küçük boy bir tavada susamları orta ateşte 8-10 dakika tavayı sürekli sallayarak kavurun. Rengi değişen susamları küçük bir kaba alıp soğumaya bırakın.
  2. Çikolataları kalın bir bıçaktan geçirin ve ayaklı mikserinizin karıştırma kabına aktarın. Krema ve tahini küçük boy bir tencerede kaynama noktasına gelene kadar ısıtın ve ardından çikolatanın üzerine döküp karıştırın. Çikolata hafif erimişken tereyağını da ekleyin ve mikserde orta hızda 2-3 dakika, karışım pürüzsüz bir kıvam alana dek çırpın. Daha sonra streç karışıma değecek(hava geçirmeyecek) şekilde üstünü kaplayın ve kenara koyun.
  3. Tart hamuru için un hariç tüm malzemeleri ayaklı mikserin karıştırma kabına alın ve hamur yoğurma ucu ile orta hızda 1-2 dakika karıştırın. Karışıma unu 3 seferde ekleyin, eğer hamur halen kendini toparlamıyorsa un eklemeye devam edin, taa ki yapışkanlığı gidip kenarlardan ayrılana kadar. Hamuru streçle sarıp buzdolabında yarım saat veya buzlukta 10dk bekletin. Bir tart kalıbına tabanı yaklaşık 1,5cm inceliğinde olacak şekilde kenarlara doğru yayın ve tabanını çatalla etraflıca delikler açın. Tart kalıbının üzerine yağlı kağıt serip içini ağırlıkla doldurun örneğin çiğ nohut veya kuru fasulye gibi.. Daha sonra önceden ısıttığınız 175 derecedeki fırına verin ve etrafı kızarana kadar yaklaşık 30-40dk pişirin. Daha sonra tartı fırından çıkarıp oda sıcaklığına gelene kadar bekletin.
  4. Yeterince soğuyan tart hamurunun üzerinden yağlı kağıdı kaldırın ve kenarda bekleyen çikolata karışımını tartın içine dökün ve eşit dağıtın. -Eğer çikolatanız artarsa yukarıda bahsettiğim bu tarifin çıkış noktası olan Cafe Fernando’nun trüflerinden yapabilirsiniz- Son olarak susamları da eşit şekilde tartın üzerinde gezdirin. Akışkan çikolata hali ile yemek istiyorsanız hemen, daha toklaşmış bir halde yemek isterseniz yaklaşık yarım saat oda sıcaklığında bekledikten sonra yiyebilirsiniz.

2 Yorum bırakılmış “Cafe Fernando Röportajı & Sarışın Çikolatalı Tart

  1. Trüfleri tarta çevirmek çok iyi fikir! Nefis gözüküyor. Aklına ve eline sağlık. Güzel sözlerin ve röportaj için de tekrar teşekkür ederim.

Yorum Bırakınız: