Hakkımda

 

Alper Mitrani

 

“If you are what you eat , then I only want to eat the good stuff”

-Remy

Ratatouille filmini belki 7’den fazla kez izlemiş biri olarak hiç bıkmadan usanmadan yine izleyebilirim, yemek yapmaya bu kadar tutku ile bağlı olmayı bu filmden daha güzel anlatabilen yoktur heralde. Minnacık bir farenin ego patlaması yaşayan bir yemek kritiğini dize getirmesini izlemek müthiş keyif veriyor insana ve zıtlıklarla dolu olan şu hayatta hangi şaheserin nereden çıkacağı da belli olmuyor. Remy’ nin dediği gibi eğer yediğin sen isen, o halde sadece güzel olanı yemek istiyorum!

Işte benim yemek tutkum da aynı Ratatouille’da anlatıldığı gibi derin ve sınırsız, DNA’larda var sanırım! Irsi bi mevzu, çünkü ailenin nerdeyse tüm kadın fertleri harikulade yemek pişiriyor fakat erkekleri sorucak olursanız, tek geçerim dediğim kişi tabii ki rahmetli Dedem!

Ben daha 10 yaşlarımdayken dedemlere giderdik aile yemeklerine, içeri girer girmez fırlardım mutfağa, dedem o sırada misket köfteleri elleriyle neredeyse eşit olacak şekilde yuvarlar, veya sabahın beşinde kalkıp Sarıyer’ deki balık pazarından almış olduğu torikle yaptığı lakerdayı dilimliyor olurdu. Köfte harcı nasıl yapılır, soğanlar ince ince nasıl doğranır, kızartma hangi yağda daha güzel olur, pilavın kıvamı nasıl tutturulur, gibi tüm mutfak piiri sorularının cevabı hazırdı dedemde. O kadar severdi ki yemek yapmayı o küçücük mutfakta harikalar yaratır ve yarattığı harikaları da afiyetle yerdi. Ee tabi göbek de haliyle ondan bir adım önde giderdi. Sanırım ben de yemek tutkusu konusunda ona çokca çekmişim, lezzetli tatlar ortaya çıkarıp paylaşma arzusu ondaki gibi bende de var. Hala hayatta olsa, muhtemelen beraber mutfağa girip antik modern birşeyler yaratıp ailece mideye indirirdik, kim bilir belki bir restaurant bile açmış olabilirdik beraber.

Şimdi 30’larıma bir kala evleniyorum ve seneler öncesinden kalma tozlu bir eve taşınıyorum. Küçük de olsa yıllar önce şaheserler çıkartan o mutfağa, çocuk olmama rağmen o kadar özenmişim ki heralde yollarımız şimdi bir şekilde kesişti diyorum kendime. Dedemin yarım bıraktığı yerden ben devralıyorum ve bu vesileyle paylaşma arzumu biraz dindirebilmek için de bu blogu açıyorum. Peki King Misu ne mi demek?

Kısacık da olsa kendimi tanıtmam gerekirse, Işık Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri mezunu olduktan sonra üç buçuk ay NuPera Moreish(şimdiki Tabla)’in mutfağında staj yaptım ve ardından askere gittim. Altı aylık askerliğim bittikten hemen sonra Los Angeles, California’ya taşındım ve iki sene orada hem okudum hem çalıştım, döndüğümde Calvin Klein’ın Türkiye distribütöründe Iş geliştirme koordinatörü olarak iki sene görev yaptım ve sonrasında aile şirketimizin içinde olduğu iplik sektörüne girdim.

Culinary arts okumak çok arzuladım fakat bir türlü fırsat olmadı, onun yerine biraz alaylı biraz araştırmacı ve bolca deneme yanılma ile yemek yapmayı sanırım biraz öğrendim, fakat daha öğrenecek çok şey, keşfedilecek çok yemek, okunacak pek çok kitap var tabii, ne de olsa ucu bucağı olmayan bir keşifler dünyası mutfak.

Jose Andres Puerta kendini bir chef olarak değil de hikaye anlatıcısı olarak tanımlamayı uygun görmüş ki bence mükemmel bir tanım.
“I always say that I don’t believe I’m a chef. I try to be a storyteller .”
Yemek yapmak sadece malzemeleri bir araya getirip basitçe bir tarif anlatmak değil yemek yapmak bir hikaye anlatmak, o yemeğin insanların hayatını nasıl değiştirdiğinden veya değişen ortamların nasıl bir tarife dönüştüğünden bahsetmek demek.
Bence yemek yapmak herşeyden önce paylaşmak demek.

8 Yorum bırakılmış “Hakkımda

  1. Bu yaşamda herkesin kendine yakın bulduğu bir hikayesi olmalı,ancak öyle anlam buluyor yaşam. Senin paylaştığın bu güzel ve iştahlı hikayenin herdaim kalbinde olması dileğiyle başarı ve mutluluklar seninle olsun.

    1. En değerli öğretmenim olduğun için teşekkür ederim anneciğim, en kısa zamanda mutfakta görüşmek üzere 🙂

Yorum Bırakınız: